May
26
Filed Under (Fasıldan Fasıla) by admin on 26-05-2009

İnsan ebediyyen yok olmayacaktır. Muhasebe-i kübradan sonra cennetlikler saadet yurdunda, cehennemlikler de şekavet gayyasında yerlerini alacaklardır. Daha sonra da hadisin ifadesiyle yokluk” getirilip yok edilecek ve Cenâb-ı Hakk her iki gruba da: “Burada ebedî kalacaksınız” diyecektir. Bu açıdan yok olmama meselesi mü’minler için bir beşaret iken, kâfirler için ciddi bir tehdittir. Şerik-i Bari’den başka, dünyada her şey ’ın kudretine göre mümkündür. Yani bir anda ahiret dünyaya gelir, dünya da ahirete gidebilir, insan erkekken kız, kız iken erkek oluverir. Bunların hepsi mümkündür. Ancak âdet-i Sübhaniye böyle cereyan etmemektedir. ’ın (cc) bunu yapıp yapmaması.. o iş ayrı. Fakat, ötede olmaması gereken bir şey varsa o da “yokluk”tur.
Evet, (cc) ötede hiç kimseyi dirilmemek üzere öldürmeyecektir.

Read the rest of this entry »

(0) Comments    Read More   

Sorunun cevabına geçmeden önce bazı hususları belirtmek faydalı olacaktır.

Evvelâ sızlığın çeşitleri vardır: Şahsın husûsî kanaati, iman karşısındaki davranışları; inanılacak şeylerin bütününe inanıp inanmama gibi halleriyle çeşitlilik arz etmektedir.

İman esaslarına karşı alâkasız olan birisi, o esasları kabul etmeyen bir diğerinden farklı olduğu gibi böyle bir şahıs da, o erkânın bütününü reddeden ve yok kabul edenden tamamen farklıdır.

Daha değişik bir ifade ile bu hususu şöyle bir tertibe tâbi tutmak da mümkündür;

Read the rest of this entry »

(0) Comments    Read More   

Allah mülk sahibidir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Kimse O’na karışamaz ve O’nun icâdına müdahale edemez. Senin zerratını yaratan, terkibini düzenleyip insanî hüviyeti bahşeden Allah’tır (cc). Sen bunları sana lûtfeden Allah’a daha evvel bir şey vermemişsin ki, O’nun karşısında bir hak iddia edebilesin..

Eğer sen, sana verilenler mukâbilinde Allah’a bir şey vermiş olsaydın, “Bir göz değil iki göz ver, bir el değil iki el ver!” gibi iddialarda bulunmaya; “Niye iki tane değil de bir ayak verdin?” diye itiraz etmeye belki hakkın olurdu. Hâlbuki sen Allah’a (cc) bir şey vermemişsin ki -hâşâ ve kellâ- O’na adâletsizlik isnadında bulunasın. Haksızlık, ödenmeyen bir haktan gelir. Senin O’na karşı ne hakkın var ki yerine getirilmedi de haksızlık irtikap edildi!

Read the rest of this entry »

(0) Comments    Read More   

Dine inanmayanlar, din mefhumunun insanlar tarafından bir acziyet veya şükran ifadesi olarak uydurulduğunu iddia etmektedirler. Fikirlerinin hulâsası şudur:
Kâinatta esrarını anlayamadığımız, fizik ve kimyanın kanunlarıyla çözemediğimiz bazı hâdiseler vardır. İşte çözülemeyen bu hâdiselere, bir çözüm getirmek için, bunlar eskiden olduğu gibi bugün de hep bir Yaratıcı’ya istinat ettirilmiştir. Ayrıca insanlar, kendilerine menfaati çok olan varlıklara birer kudsiyet atfetmiş, daha sonra da onları birer ilâh kabul etmişlerdir. Ganj nehrinin Hindistanlılar için, Nil nehrinin de Mısırlılar için mukaddes oluşu ve bu ülkelerde başlayıp günümüze kadar da devam eden ineğe kudsiyet atfı hep insanoğlunun menfaatine katkıları dolayısıyladır. Korku karşısında da insanın tavrı bundan farklı olmamıştır. Aşırı korku onu saygıya sürüklemiş ve bu saygıyla, korktuğundan emin olacağı kanaatine sahip olmuştur. Bazı dinlerde hayır ve şerre ait iki ayrı ilâh kabul edilmesi, bir cihetten bu sevgi ve korkuyu iki ayrı ilâha taksim mânâsınadır. Cennet ve Cehennem de aynı ruh hâlinden kaynaklanan düşüncelerin mahsulüdür. Din, haddizatında bir burjuva tesellisidir; din adamlarının uydurduğu sömürü aracıdır ve o bir afyondur, insanları uyutmak için uydurulmuştur… ve daha neler neler?

Read the rest of this entry »

(0) Comments    Read More   
May
23
Filed Under (İnancın Gölgesinde) by admin on 23-05-2009

1) İmkân Delîli

Varın ispatı yokun ispatından her zaman daha kolaydır. Bir elma cinsinin yeryüzünde bulunduğunu, bir tek elmayı göstermekle ispat edebiliriz. Halbuki yokluğunu iddiâ eden kimse bütün yeryüzünü, hattâ kâinatı dolaşıp, ancak ondan sonra onun yokluğunu ispat edebilir. Bu ise, imkânsızlık çapında bir zorluk demektir. Öyleyse diyebiliriz ki, yok hiçbir zaman ispat edilemez…

İki ispat edici, binlerce nefy ve inkâr ediciye tercih edilir. İki kişi aynı hakikatte ittifak etmişse, binlerce insanın kendi dar pencerelerinden şahsî bakışlarıyla onu inkârları hiçbir değer ifâde etmez.

Read the rest of this entry »

(0) Comments    Read More   

İnsan, çoğu zaman ülfet ve ünsiyet sebebiyle, Allah’ın (cc) kendisine olan lütufları karşısında “ben yaptım, ben ettim, ben kazandım; bildim, öğrendim, düşünüp buldum…” gibi sözlerle, her şeyi kendi izafî kudret ve kuvvetine, irâde ve kabiliyetlerine verir. İşte böyle durumlarda hemen karşısına çıkıp, “Sizi ve yaptıklarınızı yaratan Allah’tır” (Sâffât, 37/96); öyleyse haddini bil! Elindeki o minik düğmeyle bütün bu işleri yapman mümkün müdür? Değildir” der ve onu gururdan kurtarıp, hayatında denge ve muvâzeneyi sağlar.

Read the rest of this entry »

(0) Comments    Read More   
May
21
Filed Under (İnancın Gölgesinde) by admin on 21-05-2009

Vesvese, Şeytanın insan kalbini kurcalaması ve hayâl aynasına bir kısım resim ve manzaralar, hâtıra ve hayâller atması demektir. Şeytanın bir insana, bilhassa mü’mine karşı oynayacağı son oyun, kullanacağı son siper, son mevzî ve silah, vesvesedir. O, küfür ve dalâlet adına alt edemediği kimseye karşı çaresizliğinin ifadesi olarak ‘vesvese’ ok ve mermisini kullanır. Bir cihetle vesvese, şeytanın “Bana yâr olmadın, kendine de olma” düşüncesiyle, mü’mini kendinden etme çırpınış ve gayretidir.

Lümme-i şeytaniye, Şeytanın kendine mahsus topunu, tüfeğini, okunu çevirip, nişan aldığı mü’minin kalp merkezinde önemli bir noktadır… İnsan kalbinde bir bant gibi kayıt yapan, meleğin ilhamının geldiği santralin yanı başında bir de şeytanın yağdırdığı şüphe, tereddüt ve vesvese oklarına hedef olabilecek santral vardır. Bu, aynen aynanın şeffaf ve parlak yüzü ile siyah ve mat yüzünün bir arada bulunması, bir odada mü’minle kafirin yan yana durması gibidir. Biliyorsunuz, pilde bile (-) ve (+) kutuplar vardır. Bir manâda bunlar da, böyle bir tamamlayıcılık içindedir.

Read the rest of this entry »

(0) Comments    Read More   
May
05
Filed Under (Mesnevî-i Nuriye) by admin on 05-05-2009

Dördüncü hastalık: “Sû-i zan”dır.

Evet, insan hüsn-ü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan sû-i ahlâkı, sû-i zan sâikasıyla başkalara teşmil etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden takbih etmesin. Binaenaleyh, eslâf-ı izâmın hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek sû-i zandır. Sû-i zan ise, maddî ve mânevî içtimaiyatı zedeler.

(0) Comments    Read More   
May
05
Filed Under (Mesnevî-i Nuriye) by admin on 05-05-2009

Üçüncü : “Gurur”dur.

Evet, gurur ile, maddî ve mânevî kemâlât ve mehasinden mahrum kalır. Eğer gurur saikasıyla başkaların kemâlâtına tenezzül etmeyip kendi kemâlâtını kâfi ve yüksek görürse, o nâkıstır. Böyle insanlar, malûmat ve keşfiyatlarını daha yüksek görmekle, eslâf-ı izâmın irşadat ve keşfiyatlarından mahrum kalırlar. Ve evhama mâruz kalarak, bütün bütün çizgiden çıkarlar. Halbuki, eslâf-ı izâmın kırk günde yaptıkları bir keşfiyatı, bunlar kırk senede bulamazlar.

(0) Comments    Read More   
May
05
Filed Under (Mesnevî-i Nuriye) by admin on 05-05-2009

İkinci hastalık: “Ucb”dur.

Arkadaş! Ye’se düşen adam, azaptan için, istinad edecek bir noktayı aramaya başlar. Bakar ki, bir miktar ve kemâlâtı var. Hemen o kemâlâtına bel bağlar. Güvenerek der ki: “Bu kemâlât beni kurtarır, yeter” diye bir derece rahat eder. Halbuki, a’mâle güvenmek ucubdur, insanı dalâlete atar. Çünkü, insanın yaptığı kemâlât ve iyiliklerde hakkı yoktur. Mülkü değildir; onlara güvenemez.

Read the rest of this entry »

(0) Comments    Read More